1 Haziran 2018 Cuma

Devlet-i Aliyye - Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar


             Halil İnalcık’ın Devlet-i Aliyye adlı bu eseri Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş öncesi durumundan başlayarak klasik dönemini siyasal, kurumsal ve toplumsal olarak incelemektedir. Bu incelemeleri mümkün kılan ise zengin Osmanlı arşivi olmuştur. Kitabın ilk bölümü siyasi tarih ağırlıklıdır. İkinci bölümde ise devlet, toplum ve ekonomi incelenmiştir. Beylikten imparatorluğa giden bu süreç sadece siyasal tarih açısından değil toplumsal dinamikler ve iktisadi açıdan da ele alınmıştır. Ayrıca bilinen tarih yazımına önemli karşıt tezler öne sürülmüştür ki en göze çarpanı Osmanlı’nın kuruluş tarihini 1302 olarak kabul etmesidir. Bunun dışında Osmanlı’nın devlet yapısını inceleyerek özellikle yabancı kaynaklardaki çadır devletinden gelme iddiaları çürütmektedir. Kitap 14. Yüzyılın hemen başında Anadolu’da küçük bir Türkmen beyliğinin nasıl olup da zamanının en güçlü imparatorluğu haline geldiği sorusuna cevap aramaktadır.

OSMANLI DEVLETİNİN KURULUŞU
            Güçlü Moğol akınları karşısında Orta Asya’daki Türkmen boyları önce Azerbaycan’a daha sonra da Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. 13. Yüzyılda gerçekleşen bu göçler ile Anadolu bir Türk yurdu halini almıştır. Selçuklu Devleti’nin batı ucuna yerleşen bu boylar sınırda bir Selçuklu emirine bağlı olarak Bizans topraklarına akınlar düzenlemekteydiler. Moğolların Doğu Anadolu’da İlhanlı Devleti’ni kurması ile Selçuklu bir kukla devlet haline dönüşmüş ve bu uçlarda yaşayan gaziler yarı bağımsız beylikler haline gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’de harekât üssü Söğüt olan bir gazidir. 1299 yılında Karacahisar’ı fethetmesi Osman Gazi’yi İshak Faki tarihine göre bir uç beyi yapmıştır. Ancak Halil İnalcık 1302 Bapheus Savaşı’nı devletin kuruluş tarihi olarak almaktadır. Bunun sebebi ilk kez Bizans ile savaşarak bir zafer kazanılması ve beylik rüştünün bu zafer ile elde edilmesidir.

İMPARATORLUĞA GEÇİŞ
            Osmanlı Orhan devrinde Avrupa’da yerleşmeye başlamış ancak fetret devri ile beraber bu ilerleme durmuş devlet dağılma noktasına gelmiştir. Timur’un vurduğu bu darbeden sonra toparlanmış 2. Murad’ın Balkanlar’da kazandığı zaferler ve barış politikaları ile Avrupa’da kalıcı olduğunu göstermiştir. 2. Mehmet 19 yaşında tahta çıktığında babasının veziriazamı Çandarlı Paşa’nın ordu ve devlet işleri üzerinde büyük nüfusu bulunmaktaydı. Çandarlı İstanbul’a saldırmanın Avrupa’yı kışkırtmak olacağını söyleyerek kuşatmaya karşı çıkmış ancak 2. Mehmet Çandarlı’ya karşı üstünlük kurabilmek için böyle bir zafere ihtiyaç duymaktaydı. Keza İstanbul’un fethinin hemen ardından Çandarlı azil edilerek yerine hocası Zagabuz geçirildi. Fatih Sultan Mehmet zamanının en entelektüel sultanıdır. Kendini de Roma imparatoru olarak görmektedir ve bu yüzden İstanbul’a çok önem vermiştir. Fethin hemen ardından kaçan halkın geri dönmesi için vergi muafiyeti getirmiş ve iskân çalışmalarına başlamıştır.

            Fatih merkezi bir imparatorluk kurmak için kendisine karşı gelebilecek tüm grupları Çandarlı gibi bertaraf etmiş direk kendisine bağlı bir yeniçeri ordusu kurmuştur. Veziriazamları kendi kulları arasından seçerek güçlü ailelerin yönetime girmesini engellemiştir. Çıkarttığı örfi kanunlar ile şerri kanunların uygulama sınırlarını daraltmıştır.

Fatih Kanunnameleri  
            Fatih dönemine kadar her padişahın fermanı sadece kendisini bağlar yerine gelen padişah isterse önceki fermanları onaylardı. Fatih emir-ferman olarak çıkardığı kanunların yanında iki tane de kanunname ilan etmiştir. Şerri hukuk yanında örfi hukuku temsil eden bu kanunnameler Türk-Moğol geleneğine dayanmaktadır. Bu gelenekte hükümdarın kendi töresini koyma hakkı vardır. Fatih kanunnamesinde bunlar benin atam dedem kanunlarıdır ve benden sonrakilerinde kanunudur diyerek imparatorluğu oluşturan en önemli eserine imza atmıştır.

            Bu kanunnamelerde devlet teşkilatını oluşturan kişiler arasında bir hiyerarşi ve düzen getirmiştir. Tüm bu kişilerin alacakları tımarları belirleyerek keyfiyete yer bırakmamıştır. Divan üyeleri, yetkileri, alacakları maaşlar ve cezalar belirlenerek bunların seçimini kendi kulları arasından yapmıştır.

            Kardeş katlini ise bir kural değil zorunlu hallerde caiz olan bir gereklilik olarak belirtmiş ve ulemadan cevaz almıştır.

            Toplum yapısında askeri sınıf ve reaya olarak ikiye ayırmıştır. Vergi açısından farklılıklar bulunan bu iki sınıf konu cezalar olduğunda ise aynı kurallara tabidir.

Mali Önlemler
            Fatih çeşitli dönemlerde paranın ayarını küçülterek bir nevi devalüasyon yapmış ve para üzerinden beşte bir oranında vergilendirme getirmiştir. Eski paraların toplatılması için önlemler almış ve çok sert tedbirler uygulamıştır.

            Tuz, mum, sabun gibi mallarda tekelleşmeye giderek bu mallardan devlet hazinesine büyük gelirler sağlamıştır. Ayrıca vakıfları miri araziye çevirerek tımarlara vermiştir. Bu şekilde devletin askeri gücü artmış ancak halk arasında hoşnutsuzluklar oluşmaya başlamıştır. Fatih güçlü otoritesi ve sert mizacı karşısında bu hoşnutsuzluklar isyana dönüşemese de oğlu Beyazid etrafında bir muhalefetin toplanmasına sebep olmuştur.

GULAM SİSTEMİ
            Çeşitli devlet işlerinde ve hatta sarayda kullanılmak üzere köle gençlerin yetiştirilmesi Osmanlı’dan da eski bir gelenektir. Selçuklu döneminde büyük kumandanların bu şekilde yetiştiği biliniyor. Osmanlı döneminde de Osman Gazi’den beri gulam sistemi uygulanmaktadır. 1. Murad devri ile beraber fethedilen topraklardan Hıristiyan çocuklar toplanarak devşirme sistemi getirilmiş ve bu sistem Osmanlının en temel devlet örgütü yapısını oluşturmuştur.

            Fethedilen yerlerdeki aristokrasiye dâhil bir çok kişi bu gulam sistemine dahil edilerek Osmanlı’da beylik ve vezirlik yapmışlardır. 2. Mehmet dönemine kadar sadece askeri görevler verilmiştir. Ancak 2. Mehmet gulam sistemine bir yenilik getirerek idari işlerde de bu kendisine bağlı kulları kullanmıştır.

            Sarayda yetiştirilmek üzere olan devşirmelere iç oğlan yeniçeri olmaları için Türk ailelerin yanına gönderilenlere ise acemioğlanı adı verilmiştir. İç oğlanlar sarayda 2-7 yıl arası bir eğitimden geçtikten sonra çıkma adı verilen bir atama ile saray içindeki görevlerine atanırlardı. Saray içinde Küçük oda ve Büyük odada padişahın hizmetine girerlerdi. Buradan sonra ise vezirlik, beylerbeyliği gibi görevlere atanırlardı.

            Enderun sarayın iç işleri ile ilgilenen oğlanların bulunduğu yere verilen addı. Ayrıca burası bir okul olarak da görülebilir. Birun ise sarayın dışarı ile ilişkilerinin olduğu bölümdür. Enderun ve birun kendi içinde hiyerarşik görevlere ayrılmıştır.

            Kul sistemi sadece sarayda ve padişaha özgü değildir. Beylerin, subaşıların ve hatta tımar sahiplerinin bile belli sayıda gulamları olurdu. Ekonomik hayatta da bu kullar kendilerine yer bulmuştur. Şunu da belirtmek gerekir ki akla köleliği getiren bu sistem kölelikten daha farklıdır. Esnafın satın aldığı köle belli bir zamanda belli bir miktar iş yapılması karşılığında azad edilirdi. Bu azaldı köleler Osmanlı ekonomik hayatında oldukça yükselmiştir. Ayrıca toplumda kul olmak aşağılanılacak bir mevki değil çoğu zaman ayrıcalıklı bir sınıftır.

ÇİFT-HANE SİSTEMİ
            Halil İnalcık tahrir defterlerindeki çiftba-hane ismini temel alarak çift-hane sistemini Osmanlı toplum yapısının temeli olarak görür. Hatta bu iddiasını daha da ileri götürerek bugünkü Türkiye’nin toplumsal yapısını bu sistemin oluşturduğunu savunur.

            Geleneksel tarım ekonomisi tarım toplumlarının ortaya çıkmasından sanayi devrimine kadar çok uzunca bir süre dünya tarihinde toplumsal yapıyı belirleyen başat aktör olmuştur. Burada emek birimi belirli bir toprak parçasını işleyen köylü ailesidir. Devlet bu toprak parçası ya da aile üzerinden vergilendirmeye gider.

            Osmanlılarda Miri toprak devlete ait ancak köylüye tahsis edilmiş topraklardır. Miri arazi hububat ekilen alanları kapsar. Çünkü devletin en temel ihtiyacı hububattır. Bu yüzden bu tarlaların bağ ve bahçelere çevrilmesi yasaklanmış böylece belirli bir rekoltenin devamlılığı sağlanmıştır. Bir aile bir çift öküzü ile kendisine tahsis edilmiş toprağı işler ve vergi verir. Köylü öküzü sabanı ve tohumu kendisi sağlamakla mükelleftir. Köylü toprağın sahibi olmadığı için bu toprağı satamaz ve böylece zengin toprak sahiplerine karşı küçük çiftçi korunmuş olur. Ayrıca köylünün yerine getireceği görevler ve vereceği vergiler sıkı kurallara bağlanarak köylünün toprağı bırakıp kaçmasının önüne geçilmiş olunur. Merkezi idare böylece feodalitenin oluşmasının önüne geçmiş olur.

            Bunun yanında mukatalı toprak denilen gene miri arazi rejimine bağlı topraklar da vardır. Bunlar köylüsü olmayan topraklardır. Devlet bu toprakları kiraya vererek hem boş durmasını önler hem de gelir sağlar. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta bu toprakların tekrar köylüye verilmesinin esas amaç olmasıdır. Tahrir defterlerinde bir dönem mukatalı olarak kiraya verilen toprakların bir süre sonra köylüye tahsis edilerek çift-hane sistemine kazandırıldıkları görülmektedir.

            Kelime kökeni olarak çift-hane bir çift öküzü olan hane halkını ifade eder. Bir çift öküzün işleyebileceği büyüklükteki toprak ve üzerinde yaşayan köylü ailesi temel üretim birimini oluşturur. Bir çift hane devlete 22 akça vergi öder. Kocası ölen kadının elinden arazisi alınır. Bunun sebebi vergiye esas olan kişinin erkek olması ve asıl iş gücünün erkek tarafından karşılanmasıdır. Eğer kadın bir kişi tutup arazisini işletebilecek ekonomik güze sahip ise ondan arazisi alınmaz.
            Tahriri defterleri tüm kır halkını bu şekilde kayıt altına alarak bizzat toplumu şekillendirir.

TİCARET VE VAKIFLAR
            Osmanlı ekonomik hayatı büyük ölçüde tarıma dayansa da şehirlerde ticaret oldukça gelişmiştir. Ancak o zamanki dünya görüşü devingenliği bir felaket olarak görerek durağanlığı tercih eden mekanizmalar geliştirmiştir. Çift-hane sistemi kırsal kesimi düzenlerken şehirlerde ise esnafın ticaret hayatını düzenleyen kanunlar mevcuttur.

            Esnaf ve çiftçi dışındaki 3. Ekonomik aktör ise tüccarlardır. Tüccarların daha serbest olduğu ve en çok sermayeye sahip kesimin de bu tüccarlar olduğu görülmektedir. Tüccarlar uzak diyarlar arasında mal taşıyarak fiyat farkından para kazanmaktadırlar. Bunlar kervanlar halinde yük taşır. Şehirde oturarak mal depolayan ve zamanla değişen fiyatlardan kar sağlayan bir başka tüccar sınıfı daha bulunmaktadır. Ancak tüccar sınıfına toplumda aç gözlü olarak bakılmakta mal depolayan tüccarlara verilen bezirgân ismi olumsuz anlamlarda kullanılmaktadır.

            Temel ticaret Osmanlı üzerinden baharat ve ipeğin Avrupa’ya Avrupa üzerinden de yünlü kumaşların Osmanlı’ya gelmesi şeklindedir. Tüccarlar çeşitli ortaklıklar ile yürütülmektedir. Anaparayı veren bir ortak ve uzak diyarlardan mal alıp getiren diğer ortak karı bölüşebilmektedirler. Ayrıca faizle borç para da verilebilmektedir. Halil İnalcık “İslam toplumunda faizle para işletme ve diğer kredi şekilleri hem çok eski hem çok yaygındır. Faiz alınması caiz görülen mallar arasında başta altın ve gümüş vardır.” demektedir.

            Vakıflar bir miktar batıdaki anonim şirketlere benzetilebilir. Vakıf iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısım hizmet veren hastane, medrese, çeşme gibi bir kurum ikinci kısmı ise bu hizmetin sağlanmasına gelir getirecek dükkân, hamam, mezbaha gibi kurumlardır. Her vakfın kuruluş amacını gelir kaynaklarını belirleyen, nasıl yönetilip korunacağını söyleyen bir şartnamesi vardır. Vakıflar padişah beratı ile onaylanır ve daha sonra padişahın kendisi bile bu berattaki hükümleri bozamaz. Osmanlıda devletin ekonomik hayata müdahalesi servet birikimini engellemeye yöneliktir. Evladiyelik olarak kurulan vakıflar ile devletin vergi yükünden kurtularak servetin gelecek kuşaklara kalması garanti altına alınabiliyordu. Bu bağlamda vakıflar merkezi otoritedeki bu boşluktan yararlanmak için sıklıkla kullanılmıştır.

            Son olarak Osmanlı şehir hayatının en önemli parçası olan hirfet erbabı yani esnaf yer almaktadır. Lonca sistemi ile tüm esnaf ham maddeyi aynı yerden aynı fiyata alarak eşit olarak bölüşür ve eşit iş yaparlardı. Dükkan açmak için loncanın teklifi ve padişahın onayı gerekirdi. Her merkezde kaç esnaf olacağı belirlenir ve sıkı biçimde denetlenirdi. Bu yolla üretimin ve fiyatların sabit tutulması hedeflenmiştir. Bursa gibi ticaret merkezlerinde ihracat yoluyla önemli kazançlar elde edilse bile üretim aracı olan tezgah sayısının sınırlı tutulması ve ihracatın ülkendeki malın ve zenginliğin dışarı aktarılması olarak gören devrin ideolojisi ile kapitalizme geçiş engellenmiştir.

SONUÇ
            Osmanlı devletinin kurumsal alt yapısının atıldığı bu klasik dönem Osmanlının nasıl bir beylikten imparatorluğa dönüştüğünü anlatmaktadır. Devlet ve toplum yapısını derinlemesine inceleyen bu eser Osmanlının yükseliş ve düşüşünün nedenleri ortaya koymaktadır. Osmanlının Türkiye Cumhuriyeti’ne miras bıraktığı kurumların ve geleneğin nasıl ortaya çıktığı bu eser ile daha net anlaşılmaktadır.


Kaynakça


İnalcık, H. (2016). Devlet-i 'Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-1 Klasik Dönem (1302-1606) Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim. İstanbul, Zeytinburnu: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.




1 yorum:

  1. Thanks for taking the time to discuss this, I feel strongly that love and read more on this topic. If possible, such as gain knowledge, would you mind updating your blog with additional information? It is very useful for me. hasta yatağı

    YanıtlaSil